HİTLER'İN
APTALLIĞINA GÜLERMİŞ
Ünlü romancımız Yaşar Kemal’in çevirmeni olan
Cornelius Bischoff (82), 19 Mayıs Türkiye Halk Kültür ve Gençlik Merkezi (TÜRGEM)
ve Verdi Sendikası tarafından Almanya’nın Lübeck kentinde düzenlenen
“Ayyıldız Altında Kurtuluş” başlıklı konferansta ilginç açıklamalarda
bulunur.
Tarihi
belediye sarayındaki konferansta konuşan Ernst Heilmann, Nazi döneminde
Alman muhaliflere Türkiye gibi cesaretle kucak açan çok az ülke olduğunu
söyleyerek, “Türkiye hayat kurtarıcı bir ülkeydi. Bugün Türkiye AB’ye dahil
olmalı mı, olmamalı mı tartışmalarını yürütenlerin tarihe bir göz atmasını
diliyorum” dedi.
Babası sosyal demokrat ve sendikacı olduğu için
1939’da Türkiye’ye sığındıklarını söyleyen, çocukluk ve gençliğini Nazi
Almanya’sından kaçan ailesiyle birlikte burada geçiren Bischoff, “Bizden
önce 1933’de Türkiye’ye sığınan çok sayıda bilim adamı vardı. Bazıları
bizzat Atatürk ile tanışma imkanı bile bulmuşlardı. Onlar daha sonra lisede,
üniversitede hocalarımızdı. Anlatırlardı, Atatürk, akıl almaz ırki ve siyasi
sebeplerden dünyaca ünlü bilim adımlarını Almanya’dan kovan Hitler’in
aptallığına gülermiş. Atatürk, Türkiye’nin bu bilim adamlarını ülkeye
almamasını talep eden Hitler’in bir elçisini kapı dışarı etmiş. Hatta
Türkiye’ye muhalif bilim adamlarına kapılarını açmaması ve aldıklarını
kovması için Almanya’dan Nazi yanlısı bilim adamları gönderme ve maaşlarını
ve tüm masraflarını Alman devletinin ödemesi bile teklif edildi. Atatürk
Türkiye’si bu ahlaksız teklifi tabii ki reddederek büyüklüğünü gösterdi”
dedi.
İZMİR SUİKASTI
İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün
bize şu olayı anlatmıştı:
- "Ziya Hurşit'in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları
yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu.
Kendisine sordum:
- Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin, öyle mi?
- Evet, dedi. Ben yine sordum:
- Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin?
- Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra bize onu öldürmek
için para da vereceklerdi.
- Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?
- Hayır.
- O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?
- Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi. Biz de
öldürecektik.
O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:
- Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim.
Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre
şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür
ağlamaya başladı..
ASKERLE GÜREŞ
Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü.
Çağırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güreş bilir misin?
Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker
her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.
Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
- Haydi, bir de benimle güreş!
Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
- "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu
işi başarır?"
Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.
ALÇAKGÖNÜLLÜ
Atatürk'ü, 1938 Gençlik ve Spor Bayramı günü, son defa, 19 Mayıs
Stadyumu'nda gördüm. Şeref tribünü kapısında -o zaman küçük bir çocuk olan
kızıma- o günün anısı olan rozetini taktırmayarak bir şeyler söylüyordu.
Zayıf ve yorgundu.
Kızımdan Atatürk'ün kendisine neler söylediğini sordum:
— Rozette resmim varmış, nasıl takarım? dedi.
Zeki ve alçakgönüllü Atatürk rozetteki resmi görmüştü.
Bu, O'nun stadyuma ilk ve son gelişi, sanki gençliğe vedası oldu
BENİM ADIM ATA DEĞİL
Atatürk'ün sinirlendiği önemli bir nokta vardı. Gazetelerde, kendisine "Ata"
denildiğini okudukça şöyle dedi:
-Benim adım Ata değil, Atatürk'tür! Bazı gazeteler neden böyle yazarlar?
GÖMÜLECEĞİ YER
Atatürk'ün gömüleceği yer ve toprak:
O'nun kabri Ankara'da olacaktır. Fakat bu şehrin neresinde? Çünkü O' nun en
son kuvvetli isteği bir an önce Ankara'ya dönebilmekti. Biri Büyük Millet
Meclisi'nden İstasyon'a inen cadde üzerindeki yuvarlak yer, diğeri
Çankaya'daki yeni köşkün mermer havuzu. Bu yerler şu nedenle konuşulmuştur:
Bir akşam Atatürk'ün etrafında toplananlar arasında, O'nun ölümlü oluşu
üzerinde durulmuş ve özellikle kendisi 1926 suikast girişiminden sonra
söylediği cümleyi tekrar etmişti. "Benim naçiz vücudum bir gün elbette
toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."
dedikten sonra "Milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni
unutmasın," demişti. Meclisin altındaki yuvarlak yeri ortaya atan kişiye
ise, "iyi ve kalabalık bir yer, fakat ben böyle bir arzumu milletime vasiyet
edemem". Ancak, gene o akşam ileri sürülen bir fikrin kendisini çok
duygulandırdığını, bugün bile hatırlıyorum.
Memleketin bütün sınır boylarından getirilecek toprak üzerinde yatmak. Recep
Peker, hararetle bu fikrin sembolik savunmasını yapmıştı.
Atatürk, böyle bir fikrin uygulanmasından ancak, ölümlü vücudu için
hoşlanacağını ve gurur duyacağını anlatırken bana bakarak: "Bunu unutma!"
demişti.
SOKAK ÇOCUĞU
Atatürk'e, düşmanlarından bir bayan, bir yabancı gazetede (sokak çocuğu ve
zalim) diye yazılar yazmak küçüklüğünü göstermişti.
Bir gün Yat Kulüp'te Atatürk, arkadaşlarına bu yazıdan söz ederek demiştir
ki:
- Bana sokak çocuğu diye yazmış... Ben pek küçük yaşta yatılı bir öğrenci
olarak okullara girmedim. İdadi'den Harp Okulu'na, oradan da orduya hizmete
gittim. Sorarım sizlere, benim sokakta oynamaya vaktim mi vardı? Bana
(zalim) diyormuş... Ben eğer bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye
vererek, kanun çerçevesinde bu adamlar cezalarını buldularsa, benim onlara
karşı sevgimden ziyade, Türk milletine sevgim daha büyüktür... Bu nedenle
Türk milletine onların zararlı vücutlarını feda ettim..." demişlerdir.
MUTSUZ LİDER
Bir akşam sofrasının hararetli bir döneminde Mustafa Kemal, kişisel
özgürlüğünün birçok bölümlerinden yoksun bırakılması acısını hüzün dolu
sözlerle şöyle anlattı:
- "Şimdi siz buradan ayrılır, istediğiniz yerde gezer dolaşırsınız. Benim
gözümde bunun ne büyük mutluluk olduğunu bilemezsiniz. Halime bakın, sahip
olduğunuz bu özgürlükten yoksunum, cumhurbaşkanıyım ama köşeye atılmış ve
özgürlüğü sınırlı bir insanım. Bütün eğlencem, akşamları soframa topladığım
arkadaşlara ayrılmıştır. Haydi şimdi buradan ayrılıp bol bol dolaşın,
istediğiniz yerlere girip çıkın, arzu ettiğiniz gibi eğlenin. Ben de bunun
hayaliyle avunurum." dedi.
O akşam hepimiz masadan erken ayrıldık.
ABDÜLHAMİD
1937 yılında idi. Yaz aylarından biri. Doğrudan doğruya kendi kontrolündeki
bir gazetede "Makedonya" adlı bir eserim tefrika ediliyordu. Bir akşam üstü
Başyaver Celâl (Üner) Bey beni telefonla aradı. Dolmabahçe Sarayı'na davet
edildim. Ve Saraya gidince de, hemen hiç bekletilmeden, üst kata çıkarıldım.
Bir kapı açıldı, kendimi Büyük Adamın karşısında buldum. Saygılarımı
bildirince, belli bir iki nezaket cümlesi ile beni okşadı. Sonra:
- Yazını okuyorum, dedi. Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk
olman lâzım. Fakat kutlarım, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız
Abdülhamid'i hiç sevmediğin belli.
Biraz durdu. Elindeki bir renkli kalemi, önünde açık duran kalın ciltli bir
Fransızca kitaba dikine vurarak düşünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hal
bir iki dakika devam etti. Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından:
- Sevme Abdülhamid'i! Yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim
deme. Senin kuşağın biraz daha ölçülü kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk!
Kişisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermiştir ki, toprakları
üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız
düşmanlarla çevrili bir büyük devlette, Abdülhamid'in yönetimi büyük
hoşgörüdür. Hele bu yönetim on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında uygulanmış
olursa...
Bunun üzerine ayrılmama müsaade buyurmuşlardı. Saygılarımı tekrarlayarak
huzurundan uzaklaştım.
YANINA ALDIĞI İLK ER
Atatürk, Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış,
silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağlan eriyip kemik ve
sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu. O'na sordu:
- Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?
Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı
değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi
selamladı.
- Söyle niçin ağlıyorsun?
İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:
- Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden
aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er'in
omzuna elini koydu:
- Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle!
Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu
Mehmetçik oldu.
KAHRAMAN TÜRK KADINI
1 Mart 1923 Tarsus:
Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu
görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe
ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı.
Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek
ayağına kapandı. Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu:
- "Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!"
Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının
Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu
fısıldadılar.
Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış
kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:
- "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde
yükselmeye layıksın.
İNANMAYANLAR DA HAKLIYDILAR
Mustafa Kemal realist bir liderdi. Lekelemelerin politika kadrosunu nasıl
daraltacağını ve kendisini bir avuç partizan takımı elinde bırakacağını
düşünerek, açıkça bir suç işlemiş olanlar dışında yalnız kişisel değerlere
saygı gösterdi. Sicil yoklamalarına rağbet etmedi. Bir gün bana:
- Kuva-yı Milliye'ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler, demişti
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI
Hastalığının ilerlemiş zamanında:
"Hatta bir gün, bizim önümüzde bazı siyasi sorunlara değinip Romanya' da
yapılan hükümet değişmesinden söz ederken, bir patriğin işbaşına gelmiş
olmasından hayret duyduğumu söyledim. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı'nın da
yaklaşmakta olduğunu anıştırarak dedi ki:
- "Bir savaş çıktığı takdirde, kanımca yansız kalmalıyız. O zaman birçok
fırtınalar kopacak. Devlet gemisini gayet ustaca yöneterek işin içinden
sıyrılmaya çalışılmalıdır." dedi.
ELİF, LAM, MİM NE OLACAK?
Atatürk, Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmesine karar verdikten sonra Kâzım
Karabekir Paşa kaygıya düşmüştü. Büyük bir heyecan ve şaşkınlık içinde bir
gün dayanamayarak Atatürk'e sordu:
- "Kur'an'ın Türkçe'ye çevirisini emretmişsiniz."
- "Evet."
- "Peki, o zaman elif, lam, mim ne olacak?"
Atatürk hayretle Karabekir'in yüzüne baktı ve en kolay bir şeyin cevabını
verir gibi:
- "Ne olacak, elif, lam, mim yine elif, lam, mim olarak kalacak" dedi.
DİL ALANINDAKİ ÇALIŞMALARI
Dil alanında bir kaynak sorununu ileri sürünce, ortaya, kâğıt kalem ve
Atatürk'ün kendi eliyle açıklamalar yapılmış diksiyonerler getiriliyor.
Yunanca'dan getirilen kelimelerin, onları bir başka dile bağlayan daha eski
bir etimolojisi aranıyor.
- Ana kökü arayacağız, diyor.
Ve dil hakkındaki kuramını anlatmaya başlıyor ve bir gülüşle:
- Uzun bir çalışmadan sonra, bunu bulduğum zaman, Sakarya savaşını
kazandığım dakikadaki mutluluğu duydum, diyor.
MEDRESELER
Rize gezilerinde medreselerin açılması için kendisine başvuran hocalara;
öfke ve sertlikle ve herkesin önünde:
- "Para istiyorsanız size millet yetecek kadar verecektir. Açsanız karnınızı
doyuracaktır. Medreseler bir daha açılmayacaktır, anladınız mı?" diye
bağırdı.
KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR
Bir gece beraber oturuyorduk. Yanımızda Siirt milletvekili Mahmut Soydan,
şimdiki Macaristan elçimiz Ruşen Eşref Onaydın, bir de Soysallı vardı.
Atatürk, ertesi günü Büyük Millet Meclisi'nde okuyacağı söylevi
hazırlıyordu. Mahmut'la Ruşen Eşref not tutuyorlardı. Atatürk ara sıra bana
da, "Ne dersin?" diye soruyordu. Ben ne diyebilirim? Hiç... Sonra Atatürk
bana döndü ve dedi ki:
- Bu memleketin efendisi kimdir?
Düşündüm. Karşılığı o verdi:
- Türk köylüsüdür, dedi. Ve devam etti:
- Türk köylüsü "Efendi" yerine getirilmedikçe memleket ve millet
yükselmez!...
YENİ KELİMELER
Atatürk, yeni kelimeler için şöyle derdi:
"Onları ortaya atmak gerekir. Millî duygumuz hangisinden hoşlanır ve onu
kullanırsa, o zaman sözlüğümüze koyalım."
ÖĞRENCİ GÖZÜNDE ÖĞRETMEN
Çankaya'da bir ilkokul açılmıştı. Köşkün çevresinde bulunan bu okulu bir gün
Atatürk ziyaret etmiş.
Öğretmen tahta başında öğrencilere ders veriyormuş. Cumhurbaşkanı girer
girmez saygı işaretini vermiş, çocuklar ayağa kalkmış ve oturunuz işaretini
verdikten sonra yüzünü tahtaya çevirerek derse devam etmiş. Atatürk, beş on
dakika ayakta ders dinlemiş ve çıkarken öğretmen yine aynı ses, aynı eda ile
çocukları ayağa kaldırmış ve oturunuz işareti verir vermez derse devam
etmiş.
Gazi kapıdan çıkarken yanındakilere:
- "Gördünüz mü öğretmeni? Cumhurbaşkanına önem vermedi" demiş ve ilave
etmiş:
- "İlköğretmen vatanın en hayırlı elemanı. Onlar vatan çocuklarıyla o kadar
kaynaşmışlardır ki, adeta çocuklaşmalardır. Onların gözünde en sevgili
öğrencilerdir. Bu öğretmen eğer dersini bırakıp saygısını göstermek için
yanıma gelseydi ve çıkarken beni merdivenlere kadar geçirse idi, öğrencileri
gözünde küçülür, belki prestijini kaybederdi. Öğrenci gözünde en saygılı, en
büyük adam öğretmendir." demişlerdir
ANADOLU'NUN MÜZİĞİ
Atatürk söylüyor:
- Montesquieu'nun, "Bir milletin musikicilikteki akışına önem verilmezse, o
milleti ilerletmek mümkün olamaz" sözünü okudum, doğrularım. Bunun için,
musikiciliğe pek çok özen göstermekte olduğumu görüyorsunuz.
- Biz Batılılara göre, doğu musikiciliğinin kulaklarımıza gelen tuhaflık
yönünden söz ettim ve dedim ki; Doğunun tek anlayamadığımız bir tarafı
varsa,o da onun musikiciliğidir.
Gazi, itiraz ederek şöyle demiştir:
- Bunlar hep Bizans'tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek musikimiz Anadolu
halkında işitilebilir.
- Bu ezgilerin geliştirilmesi mümkün değil midir?
- Batı musikiciliği bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zamanlar
geçti?
- Dört yüz yıl kadar geçti.
- Bizim bu kadar süre beklemeye zamanımız yoktur. Bunun için, batı
musikiciliğini almakta olduğumuzu görüyorsunuz.
SEN NE OLACAKSIN Kİ?
Mustafa Kemal, Selanik'te yine bir akşam o zaman Sağlık Müfettişi olan eski
Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Araş, Nuri Conker, Salih Bozok beylerle
birlikte Olimpiyos birahanesinde oturmuşlar içerlerken, devletin dış
siyaseti söz konusu oluyormuş. Bu arada Mustafa Kemal Bey birtakım acı
eleştiriler yaptıktan sonra işi şakaya dökmüş ve Tevfik Rüştü Bey'i
göstererek:
- "Bu yanlış siyaseti bir gün doktor aracılığı ile düzelttireceğim."
Deyince, yakın ve teklifsiz arkadaşı olan Nuri Conker:
- "Ne? Ne... Sen mi düzelttireceksin?"
Diye küçümseme ile sormuş. Bunun üzerine Nuri (Conker) Bey'le aralarında
şöyle bir konuşma geçmiş:
- "Evet, ben doktoru Dışişleri Bakanı yapacağım. Bütün yanlışlıkları ona
düzelttireceğim."
Nuri Bey şaka ile sormuş:
- "Demek sen doktoru Dışişleri Bakanı yapacaksın. O halde ya beni?"
- "Seni de vali ve komutan yaparım!"
Bu konuşmaya, hazır bulunan Salih Bozok da karışıyor:
- "Herhalde bu arada beni de bir şey yaparsınız?"
Mustafa Kemal Bey Salih'in bu sorusuna, biraz düşündükten sonra:
- "Salih, seni yaver yapacağım ve yanımdan ayırmayacağım." Cevabını verince
Nuri Bey yine dayanamamış, tekrar atılarak:
- "Allahını seversen, sen ne olacaksın ki, hepimize şimdiden böyle birtakım
onurlar veriyorsun?" demiş.
Mustafa Kemal Bey, Nuri Bey'in bu sorduğu soruya gülerek:
- "Bu memuriyetleri, bu onurları veren ne olursa işte ben o olacağım."
Diye karşılık vermiş.
TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM
Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak,
geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Muzaffer
Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı
gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim
olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı.
- Binbaşı mısınız?
- Hayır.
- Albay mı?
- Hayır.
- Korgeneral mi?
- Hayır.
- Peki nesiniz?
- Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan
Yunanlı kekeledi:
- Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş
değil de!..